Osmaniye Karacalar Kız Öğrenci Apartı

Telefon: 0328 404 00 41 - 0538 333 22 58 - 0533 477 02 79

Menu


Osmaniye Tarihçesi

    

ÇUKUROVA’NIN COĞRAFÎ ve SİYASÎ KONUMU

Günümüz coğrafyasında, idarî sitemde ve tarihte Çukurova olarak bilinen Adana ve çevresi günümüzdeki Mersin, Adana, Osmaniye, kısmen de Antakya illerini kapsar. İsminin ima ettiğinin aksine bu topraklar tamamen düzlük ve ovalık olmayıp dağlık ve tepelik yerleri de mevcuttur2. Çukurova, yörenin önemli akarsuları olan Seyhan, Ceyhan, Tarsus Çayı (Berdan) ve Silifke’nin ortasından geçerek Akdeniz’e dökülen Göksu Irmağı’nın taşıdığı alüvyonlarla oluşan bir delta ovasıdır. Dünyanın en verimli ovalarından biri olan deltanın, bir taraftan deniz, diğer taraftan dağlarla kuşatılmış olması ve Torosların, kara ikliminden koruyucu etkileri, yörede, kış mevsiminin ılık ve yağışlı, yaz aylarının sıcak ve kurak geçmesini sağlamaktadır. Bu toprak ve iklim özelliği, Çukurova’ya, tarım açısından büyük önem kazandırmıştır.

Yörenin böyle stratejik konum kazanmasında Toros geçitlerinin de büyük rolü vardır. Çukurova’ya batı tarafından girmek veya buradan çıkmak ancak bu dağlar arasında bulunan geçitleri kullanarak mümkün olmaktadır Bu geçitlerden ilki Gülek Boğazı, ikincisi Sartavul geçiti, üçüncüsü ise; Çakıt Vadisi’ni takiben, birçok yerde ancak tünellerle demiryolu ulaşımına imkân sağlayan Horoz geçiti’dir.

Denize paralel olarak uzanan Toros Dağları, Silifke’den sonra kuzeydoğu istikametinde kıvrılarak ovanın kuzeyini çevreler. Doğu hududu ise İskenderun-Payas hattında denizden itibaren kuzeye doğru uzanan Gavurdağları ile çevrilmiştir.

Çukurova’nın doğu hududunu çevreleyen Gâvurdağı kuzey-kuzeydoğu ile güney-güneybatı istikametinde, Maraş’tan İskenderun’un güney batısındaki Hınzır Burnu’na kadar uzanmaktadır.

Çukurova’ya doğu tarafından girebilmek için Gâvurdağı iki yerde geçit vermektedir. Bunlardan birisi güneybatıda Belen geçiti, diğeri de kuzeydoğuda Aslanlıbel geçitidir. Bunlar bugün de olduğu gibi eski çağlar boyunca Gâvurdağı’nın doğusu ile batısı arasındaki ulaşımı sağlamaktadır. Hitit İmparatorluğu zamanında sadece ticaret yönünden değil, stratejik bakımdan da önemli olan bu yollar İslahiye ve Hassa yörelerinden geçerek Gâvurdağı’ndaki bu iki önemli geçit vasıtasıyla Çukurova’ya yönelmişlerdir5. Osmaniye’ye oldukça yakın olan Aslanlıbel geçiti bilhassa tarih boyunca bilim adamlarınca “Amanos’un Kuzey Geçiti”, “Darius Geçiti”, “Pylae Amanides”, “Billali geçiti”, “Bahçe geçiti”, “Arslan boğazı”, “Amanos kapıları” gibi isimlerle anılmıştır.

Yörenin dağlık ve ovalık coğrafî yapısı, ilk zamanlardan beri halkın sosyal ve kültürel gelişmesini derinliğine etkilemiştir. Dağlık kesimde yaşayanlar, kendilerini kolaylıkla savunabilmek ve saklanmak için, kaleler inşa etmişlerdir. Bu kaleler, erişilmesi güç, sarp kayalıklarla çevrili sığınaklardır. Derebeyleri dağlara yerleşmiş, memur ve tüccarların yaşadığı ovalık kesimde ise, büyük şehirler kurulmuş ve gelişmiştir. Bu şehirlerden Adana, Misis (Mopsuestia), Tarsus, Kozan (Sis), İskenderun (Alexandrette), Anavarza (Anazarba), Silifke (Seleucie) ve Mersin (Mer- cina) çeşitli

kültürlerin birbirini etkilediği ve zamanla kaynaştığı önemli yerleşim merkezleridir.

Osmaniye’nin de içinde bulunduğu bölge Türklerin fethinden önce Kilikya olarak adlandırılıyordu. Fetihten sonra gerek Türk tarihi içerisinde, gerek modern coğrafyada ve gerekse idari sistemde Çukurova olarak isimlendirilmiştir. Çukurova’yı oluşturan ovanın uzunluğu kuzeyden güneye 80, batıdan doğuya 160 km’dir6. Osmaniye yerleşim merkezinin bulunduğu mevkii ise Yukarı Çukurova olarak isimlendirilmektedir.

Deniz yüzeyinden 118 metre yüksekliktedir7. Yer şekilleri, iklim, toprak ve su kaynakları bakımından insanların yerleşmesi için oldukça elverişlidir.

Bu dağların Küçük Asya-Mezopotamya arasında tabii bir engel teşkil etmeleri, sedir, servi, şimşir gibi sağlam; inşaat için kullanılan ağaçların bol olduğu ormanlara sahip bulunmaları bakımından pek eski devirlerden itibaren gerek iktisadî ve gerekse siyasî sebepler dolayısıyla Mezopotamya sakinlerini kendisine çekmiştir.

Çukurova, tarihin her döneminde fiziki şartlarından dolayı merkezi otoritenin hâkimiyet kuramadığı bir yapıda olmuştur. Gâvurdağı ve civarındaki asayiş problemi sadece Osmanlı zamanında değil, Hititler’den başlayarak Roma, Bizans, Arap, Memlûk zamanlarından bu yana devam etmektedir. Çalışma konumuza geçmeden önce bölge hakkında genel bir takım bilgiler verilmesi konunun daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır.

ÇUKUROVA TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ

Türklerden Önce Çukurova

Çukurova bölgesi tarihin en eski zamanlarından bu yana insanların dikkatini çekmiş, coğrafya şartları yanında iktisadî ve sosyal şartların da elverişli olmasından dolayı bir cazibe merkezi haline gelmiştir. Çukurova, ilk medeniyetlerin yaşaması için gerekli olan doğal şartları zengin bir şekilde karşıladığından, birçok kavmin hâkimiyet ve mücadele merkezi olan bölgedeki yerleşim merkezleri, Neolitik devre (MÖ 7.000–5.000) kadar gitmektedir. Çukurova, Akad, Mısır, Mitanni, Hurri, Babil, Hitit, Pers, Grek, Roma, Bizans, Ermeni, Arap, Moğol, Memlûk, ve daha nice küçük devletler tarafından bazen uzun süre, bazen de geçici olarak işgal edilmiştir10. Akad kralı Sargon (MÖ 2340–2284), yazıtlarında Amanos ve Toros dağlarına geldiğini söylemektedir11. MÖ 17. yüzyılda Hitit federasyonuna dâhil olan Çukurova bölgesi Kizzuwatna olarak adlandırılmıştır. Burada Hind-arî kabileleri, Kizzuwatna Krallığı adında bir krallık kurmuşlardır12. MÖ 14. yüzyılda Mısır’a gönderilen (el-Amarna kazılarında bulunan) çivi yazılı mektuplardan anlaşıldığına göre Danunalar’ın Amanoslar civarında bir krallık kurdukları bilinmektedir. Osmaniye civarında kurulan bu krallığın başkentleri büyük ihtimalle Kadirli Karatepe yakınlarındaki Pakhri (Asitawanda) kenti idi13. Hititler bu yüzyıllarda, Suriye ve Mezopotamya ovalarınakadar nüfuz ederek Antakya taraflarında yalnız ticaret bakımından değil, stratejik bakımdan da önemli olan ulaşım yolları geliştirmişler ve bir takım yerleşim merkezleri kurmuşlardır. Bölge, MÖ 3.000 yılı Mezopotamya kaynaklarında Amanum, Hitit İmparatorluk devri tabletlerinde Amana, MÖ 7–4. yüzyıllar Asur yazıtlarında Hamanu, klasik çağ kaynaklarında Maurun Oros, Haçlılar devri batı kaynaklarında Montana Migra, İslam devri kaynaklarında Cebelü’t- Tukkam olarak anılıyordu.

Çukurova bölgesi, Taşlık Kilikya ve Ovalık Kilikya olmak üzere iki kısımda mütalaa ediliyordu. Selçuklular tarafından İç-il olarak adlandırılan bölgeye klasik Yunan, Roma ve Bizans kaynakları Taşlık Kilikya diyorlardı. Ovalık Kilikya olarak adlandırılan bölge ise Çukurova ile İskenderun-Antakya bölgesinin sahil kısmını kapsıyorduBir adı da Yukarı Çukurova olan Osmaniye ve çevresinin stratejik bir yer olmasından dolayı bölgenin emniyeti için çeşitli dönemlerde birçok yerinde gözetleme kuleleri ve kaleler inşa edilmişti. Kaleler genellikle yol kavşağı, anayol, geçit yerleri ve köprübaşları gibi yerlere arazinin tabii özelliklerinden de yararlanılarak inşa edilmişlerdir. Osmaniye bölgesinde de tarihin çeşitli dönemlerinde yapılmış 26 tane kale mevcuttur. Bu yönüyle Osmaniye çevresine Kaleler Şehri de denmektedir.

Türklerin Çukurova ve Çevresini Yurt Edinmeleri

Kilikya bölgesine Çukurova adının verilmesine, Türkler bölgeyi ele geçirdikten sonra, ilk kez 15. yüzyılda, Türkçe ve Arapça eserlerde rastlanmaktadır17. İslam kaynaklarında Erdene, Ezene, Azana ve Batana olarak adlandırılan Adana, Emevî Halifesi Abdülmelik zamanında fethedilerek Arap hâkimiyetine girmiştir18. Yörenin Türk-İslam topluluklarının iskânına açılması ise Abbasiler zamanında Harun Reşid’in (786–809), emirliği ve halifeliği dönemindedir. Abbasiler zamanında uç bölgelere Orta Asya’dan birçok Türk getirilerek Tarsus, Misis, Anazarba ve Adana gibi yerlere yerleştirilmişlerdir. Harun Reşid, 788 yılında Tarsus’u yeniden restore etmiş, 797 yılında da Anavarza’yı inşa ve tahkim ettirdikten sonra, 800 yılında kendi adıyla anılan Haruniye’yi kurmuştur. İlk Türk-İslam unsurları da Horasan’dan getirtilerek tahkim edilen Adana ve Haruniye’ye yerleştirildiler19. Abbasilerin bölgeye gönderdiği komutanların büyük çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Bu sayede Çukurova bölgesi sadece İslamlaşmakla kalmamış, aynı zamanda Türkleşmiştir.

 

Çukurova’da oldukça kalabalık bir nüfusa ulaşan Türk toplulukları, millî geleneklerine uygun olarak, Sarus ve Piramus adlı nehirlere Türkistan’daki Seyhun (Seyhan) ve Ceyhun (Ceyhan) adlarını vermişlerdir20. 8. yüzyıldan itibaren Müslümanlar ve Bizanslılar arasında el değiştiren Çukurova bölgesi, 9. yüzyılın ikinci yarısından sonra Abbasi Devleti’nin parçalanması sonucunda Bizans tarafından tamamen ele geçirildi21. Bizanslıların bölgeyi zapt etmeleri sonucu, bölgedeki Müslüman kesimin büyük bir kısmı göç ederek bölgeyi terk etmek zorunda kaldılar.

1071 Malazgirt zaferinden sonra Horasan Türkmenleri kitleler halinde Anadolu’ya gelmeye başladılar22. Türkler bölgeye geldiklerinde Torosların eteklerinde uzanan bu ovaya Çukurabad ya da şimdiki ismiyle Çukurova adını vermişler, Kilikya ismini hiç kullanmamışlardır23. 1078 yılından sonra Süleyman Şah, Çukurova’dan Marmara’ya kadar bütün Anadolu’ya hâkim olarak, Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur.

Selçuklu Sultanı 1082 yılında Çukurova’yı ve Tarsus’u ele geçirdi. Hemen sonra, bütün Çukurova Türk egemenliğine katıldı24. Buna rağmen, yörede Türk hâkimiyetinin devamlı olmadığını belirtmek gerekir25. Yörenin hâkimiyeti 11. Yüzyıl sonlarında Haçlıların eline geçti.1097’de başlayan Haçlı seferleri Ermeniler için fırsat oldu. I. Kılıç Arslan Haçlı orduları karşısında geri çekilince Türkler bu topraklardan ayrılmaya mecbur kaldılar. Türklerden boşalan yerleri daha önceden Doğu Anadolu ve Azerbaycan’dan gelerek Toroslara yerleşen Ermeniler işgal ederek İç-il’den Gâvurdağı’na kadar olan bölgede bir Ermeni Krallığı kurdular26. Burada şu ayrıntıyı zikretmek gerekmektedir. Kilikya Ermenileri dendiği zaman Ermenilerin millî bir birlik içinde olduğu zannedilmemelidir. Kilikya’da o dönem Araplar, Türkler, (Müslümanlar) iç içe yaşadıkları gibi batılı Hristiyanlar, Latinler, ticaret için gelen Ceneviz, Amalfi, Pısa, Venedik kontuarları mensupları, çok sayıda Safarad Yahudileri de bulunuyordu 12. yüzyılda Konya Selçuklularının eline geçen Çukurova tekrar Ermenilerin hâkimiyeti

altına girdi. 12. yüzyılın ikinci yarısında Ermeni Baronlarından II. Ruppen, Türkmenlerin ücret karşılığında Çukurova’da kışlamalarına izin verdi. Sonradan çıkan bir karışıklık üzerine Ruppen Türkmenlere saldırarak bir kısmını öldürdü bir kısmını da esir aldı. Olay bölgede duyulur duyulmaz İslam devletleri bu saldırıya kayıtsız kalmadılar. Selçuklu hükümdarı II. Kılıç Arslan ve Selahattin Eyyubi karşı bir harekâta giriştiler. 1180 yazında Maraş tarafından Çukurova’ya giren Eyyubilere karşı koyamayacağını anlayan Ruppen, Türk esirleri serbest bırakıp yüklü miktar tazminat vereceğini vaat ederek barış istemek zorunda kaldı. 1185 yılında Güney Doğu Anadolu’da kalabalık bir Türkmen kümesi zuhur etti. Bu Türkmenler umumiyetle Musul-Rakka ve Urfa dolaylarında kışlıyorlar ve yazın

da kuzeye çıkarak Gürcistan sınırlarına kadar yayılıyorlardı. 1187 yılında Rüstem Bey’in başında bulunduğu yaklaşık 5.000 kişilik bir Türkmen grubu Çukurova’ya girerek Sis’e kadar ilerledi. Ancak burada Ermenilerle yapılan mücadelede Rüstem Bey şehit oldu ve Türkler yine Çukurova’yı terk etmek zorunda kaldılar28. Ermeni krallığı, İzzeddin Keykâvus devrinde (1216) Selçuklulara her yıl vergi vermeye başladı. Bundan başka savaş zamanında da yardımcı asker gönderecekti. Alaeddin Keykubad (1220–1237) devrinde ise Ermeni krallığı tamamen Selçukluların hükümranlığı altında idi. Bu durum Kösedağ Savaşına kadar böyle devam etti29. Selçukluların, 1243 yılındaki Kösedağ’da Moğollara yenilmeleri üzerine Ermeniler Türk hükümranlığından çıkıp Moğolların tabiiyetine girdiler. Türkmenler Moğollara itaat etmediklerinden İlhanlı hükümdarı Abaka onlardan birçoklarını öldürttüğü gibi, Anadolu’yu da doğrudan doğruya idaresi altına aldı. Moğollar’ın kendilere tâbi olmak istemeyen Türkmenler’e karşı kullandıkları şiddet siyaseti neticesinde, bir kısmı Bizans uçlarına göç ettiği gibi, önemli bir kısmı da Bay Bars’ın 1277 deki Anadolu seferi esnasında Memlûk Devleti’ne sığındı. Memlûk hükümdarı Bay Bars yaklaşık 40. 000 hane olan bu sığınmacı Türkmenlere Antakya’dan Gazze’ye kadar uzanan sahada yurt vermiş ve beylerine de dirlikler tahsis etmiştir30. Moğol istilâsı Anadolu’ya Horasan ve Azerbaycan’dan pek çok Türkmen’in gelmesine sebeb oldu. Böylece, Oğuz veya Türkmen elinin ezici çoğunluğu Anadolu’da toplanarak buranın tamamıyla bir Türk ülkesi hüviyetini almasını sağladı. Memleketin her tarafı Türkmen kümeleri ile dolmuştu31. Suriye taraflarına geçen Türkmenler de Anadolu ile ilişkilerini kesmediler. Bunlar hayvancılıkla geçiniyorlar ve bunun bir gereği olarak da konar-göçer hayatı yaşıyorlardı32. Memlûk devrinde, Güneydoğu Anadolu’nun batı parçasında ve Kuzey Suriye’de yoğun bir halde bulunan Türkmenler, Boz-Ok ve Üç-Ok adları ile eski Oğuz elinin ikili teşkilâtını muhafaza ediyorlardı. Bu Türkmenler yüzyıllar boyunca bitmez ve tükenmez bir kaynak olarak önemli siyasi ve iskân faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Boz-Oklar daha çok Halep-Antep arasında Amik Ovasında sakin bulunuyorlardı33. Üç-Oklar’a gelince; onlar, Çukurova bölgesine göç etmeden önce, muhtemelen Amik ovasında ve Trablus taraflarında yaşıyorlardı. Bölgenin Türkleşmesinde önemli rol üstlenen boyları ise Yüregir, Kınık, Salur ve Bayındırlardır.

Ermeniler, Moğolların himayesinde Müslüman komşu devletlerin hücumlarından korunarak, rahat bir hayat süreceklerini ümit ediyorlardı. Fakat çok geçmeden karşılarında koruyucuları olan Moğolları dahi yenilgiye uğratan Memlûkleri buldular.  1298 yılından itibaren Maraş ve çevresini ele geçiren Memlûkler buraların yönetimini Oğuzların Boz-Ok koluna mensup Dulkadirli beylerine bıraktılar. 1338 yılında Ayas, bir daha Ermenilerin eline geçmemek üzere Memlûkler tarafındanzabtedildi. Üç-Oklar bilhassa bu olaydan sonra Çukurova’yı yurt tutmaya başlamışlardır.

Üç-Oklar’ın başı Ramazan Bey Memlûkler tarafından 1352 yılında Dulkadirli Karaca Bey’in yerine Türkmen emirliğine tayin edildi. Böylece Çukurova’da Memlûk Devleti’ne tabi olarak Ramazanoğulları Beyliği kurulmuş oldu36. Memlûkler, çevre ve yörelerin Türkmenler tarafından işgal edilmesinden faydalanarak, yine onların teşvik ve yardımları ile 1360 yılında Adana, Misis, Tarsus ve diğer bazı kaleleri fethettiler. Adana ve Tarsus’un fethinden sonra Ermenilerin elinde sadece Sis, Anazarba ve dağlık yerlerdeki birkaç hisar kalmıştı. Ermeni kralı IV. Konstantin zamanında (1365–1373) Sis’in civarı her biri onar bin Türkmen’i kumanda eden Davud Bey ile Ebu Bekir’in hâkimiyetinde idi37. Ermeni kralı Konstantin ile yöredeki Türkler arasında yapılan anlaşma gereği ticarî alış verişlerde bulunulmaktaydı. 1374 yılında Konstantin’in kendi teb‘ası tarafından öldürülmesi üzerine yerine Leon kral olmuştu. Bu dönemde Ermeniler arasında mezhep kavgaları alevlenmeye başladı. Bu kavgadan bıkan Ermeni ileri gelenlerinden bazıları Davud Bey’i şehri ele geçirmesi için ikna ettiler. Davud Bey Sis’i üç ay boyunca kuşattı ise de ele geçiremedi. 1375 yılında yine Ermenilerden bazılarının teşviki ile bu sefer Ebu Bekir ordusu ile Sis’i kuşattı ve şehrin aşağı kısmını ele geçirdi. Bu arada Kral Leon’u sevmeyen Ermeni ileri gelenlerinden bir grup tarafından Halep Valisine de bir haber gönderilmiş, Sis’e geldiği takdirde şehri kendisine teslim edecekleri bildirilmişti. Vali Işık Temur, Üç-Ok ve Boz-Ok Türkmenlerinin de katıldığı büyük bir ordu ile Sis’i kuşattı. Üç aylık kuşatma sonunda şehir teslim alınarak Ermeni krallığına son verildi(1375). Böylece Sis Memlûklerin Çukurova’daki üçüncü valiliği haline getirildi.Görüldüğü üzere Kilikya, Memlûkler ile Türkmenlerin müşterek faaliyetleri neticesinde fethedildi. Yukarıda da anlatıldığı üzere, Memlûkler burada Ayas, Tarsus ve Sis olmak üzere üç valilik tesis ettiler. Adı geçen bu şehirlerin çevreleri de Türkmenler tarafından iskân edildiği gibi, birçok yerler de doğrudan doğruya Türkmen beyleri tarafından idare edilmeye başlandı.

Osmanlılar bölgeye hâkim olduklarında Çukurova Türkmenlerinin tamamına yakını topraklarını ekip biçmekte ve iktisadî faaliyetlerini yürütmekteydiler39. Bölgenin fethinin ardından tutulan tahrir defter kayıtlarında Üç-Oklar’ın bu bölgedeki şehir ve kasabalarda yerleştikleri gibi, köyler kurarak ekinliklerde çiftçilik yaptıkları görülmektedir.

Osmanlı Döneminde Çukurova Bölgesindeki İdarî ve Sosyal Yapı

1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Çukurova ve bununla birlikte Ramazanoğlu Beyliği yurtluk ve ocaklık statüsünde Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Osmanlıda bir yerin fethinden sonra hemen o bölgenin tahriri (sayım) yapılır sonra da merkezden idareci atanırdı. Beylerbeyi eyalette hükümdarın otoritesini temsil eden en yüksek yönetici idi41. Eyaletin her sancağına doğrudan merkezden bir sancakbeyi atanırdı. Beylerbeyinin ikamet ettiği sancağa Paşa Sancağı denmekteydi ve bu sancak doğrudan beylerbeyinin idaresinde olurdu. 1516 yılında Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra Çukurova bölgesi Çukurabad Vilayeti adıyla Adana, Tarsus ve Sis olmak üzere 3 sancak halinde düzenlenmiş, Adana ise bu eyaletin paşa sancağı olmuştur42. Memlûkler zamanında Adana’nın yönetimini ellerinde bulunduran Ramazanoğulları, kendi istekleri ile Osmanlı yönetimini kabul ettikleri için Sultan Selim’in Doğu Anadolu’daki beylere uyguladığı yurtluk ve ocaklık statüsü Adana’ya da uygulanmış, Ramazanoğulları beylerine de rütbelerine uygun dirlikler verilmiştir. 1525 yılı kayıtlarına göre Sancak beyi Ramazanoğullarından Kubat Bey idi.

Kanuni dönemine ait 1547 tarihli defter kayıtlarına göre Adana halkının % 97,3’ü Müslümandır. Müslüman halkın % 85’i 391 cemaat halinde konar-göçer olarak yaşamakta; tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Adana ekonomik ve siyasi bakımdan yüzlerce yıl Halep’e ve dolayısı ile Memlûkler’e bağlı olduğu halde halkın büyük çoğunluğu Türk’tür. Cemaat isimlerinde Arap ismine rastlanmamaktadır. Kişi ve yer adlarına bakıldığında Türklerin dışında herhangi bir unsur bulunmamaktadır.

ÇUKUROVA’DA BİR ŞEHİR: KINIK

Kınık adı Osmaniye’de çok özel bir yere sahiptir. Zira Osmaniye’nin yerleşim alanı olan bugünkü topraklarında Osmanlı döneminde Kınık adında bir şehrin var olduğu inancı oldukça yaygın bir kanı olarak günümüzde de devam etmektedir. Acaba Kınık neresidir? Osmanlı arşiv belgeleri ve seyahatnameler gerçekten de Osmaniye bölgesinde böyle bir şehrin varlığına işaret etmektedir. Ancak şehrin tam yerinin neresi olduğu hususunda çeşitli tartışmalar yapılmaktadır. Biz bu tartışmaları bir tarafa bırakarak tarihi kaynaklarda ve Osmanlı arşiv belgelerinde yer alan Kınık hakkındaki bilgileri burada paylaşacak ve belgeler ışığında Kınık kasabasının yerini tespit etmeye çalışacağız. Kınık dediğimiz zaman akla ilk gelen şey bir Türkmen boyu olmasıdır. Şimdi bu boy ile ilgili bilgilere kısaca değinelim.

Kınık Boyunun Çukurova’ya Gelişi ve Kınık Kasabası

Kınıklar, içinde Selçuklu ailesinin de bulunduğu Oğuzların 24 boyundan biridir. Memlûkler ile beraber Çukurova’nın fethinde önemli rol oynayarak burada yurt tutan Oğuz Türklerinin Üç-Ok koluna mensup büyük bir boydur. Selçuklu Devleti’ni kuranlar da Kınık boyundandır. Yerleştikleri yerlere mensup oldukları ulus, boy, ya da cemaat isimlerinin verilmesi Türklerde bir örf halini almıştır44. Çukurova’da da birçok yer oraya hâkim olan beylerin adı ile anılmaktadır: Özer İli, Burnaz Köprüsü, Kuş Temür Ovası, Ulaş Yurdu, Kusun Deresi gibi. Bazı yerler ise doğrudan doğruya cemaat isimleriyle anılmıştır: Hacılu, Dündarlu, Kara İsalu gibi45. Kınık boyunun Çukurova’da yerleştiği bölgeye de Kınık yöresi denmiştir. Kınık, sadece yörenin adı değil, aynı zamanda yörenin merkezi olan kasabanın ve bir de kalenin adıdır. Bu bilgilerden anlaşıldığına göre Üç-Oklar’ın bir boyu olan Kınıklar, Memlûklerle birlikte Çukurova’yı fethetmişlerdir. 1352 yılında Yüreğir beyi Ramazan Bey’in Memlûk Devleti’ne tâbi olarak kurduğu beylik döneminde Kınık boyu da Çukurova’da iskân olunmuş ve yerleştikleri bölgeye boylarının adı olan “Kınık” ismini vermişlerdir.

Osmanlı İdaresinde Kınık

Adana, 1516 yılında Osmanlı topraklarına yurtluk ve ocaklık statüsünde katılmış ve ilk yıllarda Vilâyet-i Çukurâbâd adıyla bir eyalet olarak taşra teşkilatındaki yerini almıştır. Vilâyet, bu tarihlerde Adana, Özer (Üzeyr), Tarsus ve Sis (Kozan) sancaklarından oluşmaktaydı. Ancak 1527 yılındaki bir defter kaydına göre Adana, Şam Vilâyeti’ne bağlı bir sancak olarak karşımıza çıkmaktadır. 1530 yılında tutulan diğer bir defter kaydına göre ise Adana bu tarihlerde Vilâyet-i Adana veya Vilâyet-i Çukurâbâd adlarıyla Adana, Tarsus, Üzeyr ve Sis sancaklarından oluşan bir eyalettir.

Bu bilgiler ışığında Adana’nın 1526 yılma kadar Vilâyet-i Adana veya Vilâyet-i Çukurâbâd adıyla bağımsız bir eyâlet olduğunu 1527 yılında Şam’a bağlandığını söyleyebiliriz. Sonraki yıllarda Adana’nın idarî statüsü tekrar değişmiş, 1568–1574 döneminden 1608 yılına kadar Halep Eyaleti’ne bağlı bir sancak olmuştur. 1608 yılında ise beylerbeyilik statüsüne konularak yurtluk ve ocaklık uygulamasına son verilmiştir. 1521 tahririnde Kınık nahiyesi, “Nahiye-i Kınık el-ma’rûf Kara Tel Hamdun” şeklinde kayd edilmiştir. Oysa aynı zamanda tahrir defterlerinde Kınık ve Tel Hamdun isimli iki ayrı kaleden söz edilmektedir. 1525 yılında Adana Sancağı 6 nahiyeyi kapsamaktadır. Dündarlı nahiyesi Sarıçam içerisinde, Ayas nahiyesi de Berendi ve Kınık nahiyesi içerisinde yazılmıştır. 1525 tarihli 450 numaralı Mufassal defterde yer alan avarız haneleri listesine göre ise Adana Sancağı, Adana, Karaisalu maa Hacılu, Berendi, Ayas, Kınık olmak üzere 5 kazadan oluşmaktaydı.

Kınık Kasabası

Osmanlı kayıtlarında Kınık ismine ilk kez 1521 tarihli mufassal tahrir defterinde rastlamaktayız. Bu tarihte Kınık kasabasında Yunus Dede49 ve Selman veled-i Hamace adını taşıyan iki mahalle ve 144 vergi nüfusu bulunuyordu. Mahallede yaklaşık 700 kişi yaşamaktaydı. Yunus Dede Mahallesine ismini veren şeyh buraya bir cami yaptırınca 1525 yılı tahrir kayıtlarında 114 vergi nüfusu olan Cami Mahallesi ortaya çıktı50. Bu dönemde kasabanın nüfusu yaklaşık 2000 kişi idi51. 1530 yılında Kınık’ta Dursunlu ve Bayram Halife adıyla iki mahalle daha kuruldu ve böylece mahalle sayısı beşe çıktı. Ancak Kınık’taki mahalle sayısındaki artışa rağmen şehir nüfusunda azalma görülmektedir. 1525 yılında 425 olan kasaba vergi nüfusu 1530’da 213’e düşmüştür. Nüfusun tamamen Türk olduğu kasabanın 1536 yılındaki vergi nüfusu 410’a yükselse de 1547 yılında tekrar 284’e düşmüştür ki bu da yaklaşık olarak 1500 kişiye tekabül etmektedir.

 16. yüzyılda Kınık kazasında 75 kadar köy ve ekinlik (mezra) vardı. Bunlardan bazılarının isimlerini verecek olursak: Delükendi, Leçe (öteki adı Karakuyu), Kesük, Depesidelik, Honab, Hasanhacı, Çomak, Akköprü, Hanlu, Meşhedüyük, Viranşehir, Karacaviran, Yarpuz, Balıklağu (Balıklu oğlu). Ekinliklere gelince, bunların da en belli başlıları: Tell-Hamdûn Kalesi, onun yakınında bulunan Gözlükuyu, Çanakçı, Kopran (Tell-Hamdûn civarında), Türki (Yarpuz yakınında) Kale-i Tel-Hamdûn, Meşhedüyüğü, Çanaklu, Kamışlu, İkizkilise gibi yerleşim yerlerinde 763 hanede 236 mücerred, toplam 1047 nefer bulunmaktaydı53. Gerek Kınık kasabası, gerek Kınık köyleri ve ekinlikleri 16. yüzyıldan sonraki dönemde ortadan kaybolmuştur54. Peki ne oldu da Kınık kasabası kayboldu?

Celali İsyanları ve Sonrası Çukurova’daki Karışıklıklar

16. yüzyıldan başlamak üzere Anadolu’daki iç karışıklıklar ve uzun süren savaşlar bu yüzyılın sonlarına kadar devam etmiş, Osmanlı Devleti sosyal, ekonomik ve askeri bir buhran içerisine girmişti. Bu buhran döneminde devletin tüm sosyal katmanlarında çalkantılar oluyordu. Devlette idari mekanizma zaafa uğramıştı. Otoritenin zayıfladığı yerde kargaşanın olması ise kaçınılmazdır. Savaştan kaçan sipahilerin tımarlarına el konmaya başlanınca sipahilerde büyük bir huzursuzluk baş göstermişti. Ekonomik darlıktan dolayı yeniçerilere ödenen paraların ayarı düşürülerek alım gücü azaltılmıştı. Medreselerde okuyan öğrencilerin ihtiyaçları karşılanamaz olunca bu kesimde de büyük sıkıntılar baş gösterdi. Savaşların getirdiği ağır yükün altından kalkmak isteyen devlet, köylüye ek vergiler yükledi. Vergileri toplamak için taşra idarecilerinin görevlendirdiği adamları halka zulmetmeye ve resmi vergilerden başka kendilerinin koyduğu bir takım vergileri de tahsile çalışıyorlardı. Bu ağır vergi yükünün altından kalkamayan köylü, çiftini çubuğunu terk ederek ya şehirlere göç etti ya bölgedeki güçlü beylerin kapılarına kapılandı ya da dağlara çıkarak eşkıyaların arasında geçinmeye başladı. Böylelikle hiç olmazsa vergi vermiyor ve taşra idarecilerinin zulmünden kurtulmuş oluyorlardı. Anadolu’nun her tarafına yayılan bu isyanlara ilk elebaşlarının adından dolayı Celali isyanları adı verilmektedir. Celali elebaşları yanındaki kalabalığı beslemek ve daimi bir kuvvet halinde yanlarında tutabilmek için, gerek hükümetten, gerekse reayadan olsun, şunun bunun malına el koymağa başladılar. Bu hareketlere yerleşik düzene alışamayan cemaatler de destek vermekteydi. Zaten yerleşik hayata geçmekte zorlanan aşiret ve cemaatler, vergi yükünün ağırlaşmasından dolayı vergi vermemek için iskân olundukları toprakları terk ederek eşkıyalığa başlamışlardı. Başlangıçta hükümete karşı olan isyan, zamanla çiftini bozmuş reayanın da işe karışması ile geniş kitlelere yayıldı. Bunlar, 400–500 hatta bir kaç binden ibaret gruplar halinde etrafa salgın salarak köy ve kasabalar arasında gidip gelmelere mani olup, yol ve seyahat emniyetini ortadan kaldırdılar. Bütün ticarî faaliyeti sekteye uğrattılar55. Özellikle ticaret kervanlarının vurulması, konar-göçerlerin yaylak-kışlak mahalleri arasındaki gidiş geliş esnasında ekili toprakları hayvanlarına çiğnetip mahsullerini yedirmeleri, her zaman meydana gelen olaylar arasında idi. Aşiretler, sekban ve sarıca56 eşkıyaları ile beraber köyleri, kasabaları hatta şehirleri dahi basıyorlar; ekili yerleri bağ, bahçe ve tarlaları korkunç bir şekilde harab ediyorlardı. 1597 yılında yeniçeri ayaklanması ile baş gösteren olaylar zincirin halkaları gibi tüm Anadolu’yu sardı. Uzun yıllar devam eden bu isyanlar devleti çok zor duruma düşürdü. Bir ara yavaşlama eğilimi gösterse de 1687–1689 yıllarında bu hareketler tekrar çoğalmağa başladı. Bu olaylara birkaç örnek verecek olursak: Maraş Sancağı’nın münbit topraklarına sahip olan Pazarcık ve Keferdiz nahiyeleri, Çepni Oymağı’nın istilâsını takip eden olaylar sonucunda kıtlık felâketine uğramıştı57. Boz-Ok Sancağı’nda köyleri basan eşkıya grupları bu arada 18 cami yıkıp, köy köy dolaşarak hayvan ve mahsulleri gasp etmişlerdi. Ahali eşkıyanın istilâsından çok zarar gördüğü için, onları muhafazaya Mamalu oymağı memur edilmişti58. Kâtip Çelebi 1635 yılına kadar gezdiği Osmanlı topraklarında köylerin büyük bir çoğunluğunu harap bir vaziyette olduğunu ifade etmektedir. 1658 yıllarında Bursa civarında meydana gelen isyan ve eşkıyalık faaliyetleri sonucunda Bursa’dan sahile kadar olan yerlerin ahalisi Üsküdar civarına kadar gelerek oralara sığınmışlardı. Bunun gibi diğer yerlerde de sahip oldukları para ve eşyayı eşkıyaya teslim edip topraklarını terkedenler hayli yekûn tutmakta idi59. Bu meselenin oralarda yaşayan halk için ne kadar büyük bir problem olduğunu tahmin etmek hiç te zor olmasa gerektir.

1683 yılındaki II. Viyana seferi Osmanlı Devleti için bir kırılma noktası olmuştur. Taşra idarecilerinin askerleri ile birlikte seferlere katılması dolayısıyla Anadolu’nun muhafazasız kalması, meydanı istedikleri gibi hareket etmek isteyen fırsat düşkünü insan topluluklarına bırakmıştı.

Çukurova bölgesinde de otorite boşluğundan istifade eden konar-göçer aşiretler bölgeye taarruz etmişler, yaptıkları serkeşliklerle yerleşik halkı tedirgin ederek bölgeyi terk etmelerini sağlamışlardır. Şöyle ki: Çukurova ikliminin ılıman olması, civar yerlerdeki pek çok cemaatin kışı geçirmek üzere Çukurova’ya gelmesine sebep olmaktaydı. Yüz binlerce küçükbaş hayvan ve bunların bakıcıları kış boyunca Çukurova’da kalmaktaydı. Bu cemaatler gidiş gelişleri sırasında yerli halkın kinlerine zarar vermekte ve çeşitli eşkıyalık faaliyetlerine girişmekteydiler. Yerleşik halk aşiretlerin tacizlerinden ve eşkıyalık olaylarından artık bıkmıştı. Bahsi geçen olaylar sonucu Ayas, Berendi ve Kınık neredeyse boşalmış ve bölgede ziraat yapılamaz hale gelmişti. Sosyal buhranlar ve emniyetsizlik sebebiyle köylerini ve ekinlerini bırakan halk büyük kasaba ve şehirlere göç etmeye başlamıştı. Geride kalan yerleşim yerleri ve tarım arazileri ise harap olmuştu60. Harap ve boş kalan Çukurova bölgesi göçebe aşiretlerinin istilalarına uğradı. Bu aşiretlerin başında, doğudan Gâvurdağı’nı aşıp gelen Dulkadirli ulusunun en büyük boylarından birisi olan Akçakoyunlu aşireti ile yine aynı ulusa mensup, Cerid ve Tecirliler gelmektedir ki Kınık kazası bunların kışlakları olmuştur. Eskiden beri Halep bölgesinde kışlayıp yaz mevsimini Uzunyayla’da geçiren Avşarlar da Çukurova’nın boş ve sahipsiz olmasından istifade ederek Halep bölgesine gitmeyip Ceyhan Nehri’nin sağ tarafında bugünkü Ceyhan ile Kozan arasındaki arazide kışlamaya başladılar. Batıdan İç-il bölgesinden Büyük Bozdoğan boyu da göç ederek Çukurova’ya geldi61. Böylece bu aşiretler Çukurova bölgesine göçebe hayat anlayışını tekrar getirdiler. Kısaca ifade etmek gerekirse isyanlar neticesinde yerleşik halkın boşalttığı şehir ve tarım arazileri konar-göçer aşiretlerin istilasına uğramış, yerleşik hayat kültürü olmayan bu Türkmen toplulukları mevcut yerleri harap etmişlerdir. Yüzlerce yıl ekili olan araziler boş ve bakımsız kaldığı için bataklıklarla kaplanmış, ticaret yolları ortadan kalkmış, bölgede emniyet kalmamış; şehirlere ait medeniyet izleri tahrip edilmiştir62. 1590’lı yıllarda başlayan Celali isyanları Çukurova bölgesinde de çok etkili olmuştur. Bölgeye hakim olma gayretinde olan konar-göçer aşiretlerin gerek birbirleriyle olan çekişmeleri ve gerekse eşkıyalık faaliyetleri sonucunda kasabalar ve tarım alanları tamamen tahrip edilmiş ve yok olmuştur. Çukurova bölgesinde bu durum 1700’lü yılların başına kadar devam etmiş, ardından evletin bölgeyi yeniden imar etme ve iskâna açma teşebbüsleri başlamıştır.

Kınık Kasabasının Kaybolması ve Çukurova’da Yeni İskanlar

Kınık nahiyesinde Karacaviran, Sakızlı, Sucak ve Mercin 1521 tarihli tahrirde göründüğü halde 1525 tahririnde mezra veya nüfusunu kaybeden köy olarak görünmektedir.

1525 tarihinden sonra Kınık köylerinden birçoğu kaybolacak ve köy sayısı 43’den 18’e düşecektir. Bu durum 1526 yılında bölgede görülen Safevi kaynaklı ayaklanmaların köylerin dağılmalarına yol açması ve dağılan köylerin büyük köylerde toplanması ile açıklanabilir. 1525 yılında Kınık’ta 43 köyde toplam 1047 vergi nüfusu yaşamaktaydı63. Nüfustaki bu azalış yıllar geçtikçe devam etmiş ve 1572 yılı kayıtlarında Kınık’ın yaklaşık nüfusu 900 kişiye inmiştirSosyal buhranlar ve emniyetsizlik sebebiyle köylerini ve ekinlerini bırakan halk büyük kasaba ve şehirlere göç etmeye başlamıştı. Geride kalan yerleşim yerleri ve tarım arazileri ise harap olmuştu65. Adana Eyaleti’nde bulunan Ayas, Berendi, Kınık, Payas ve Demirkapı’dan Misis’e kadar olan arazi de yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı ahalisi tarafından terkedilmiş, uzun zaman boş ve bakımsız kalan yerler harap bir hal almıştı. Aslında Anadolu’nun birçok yerinde durum Çukurova’dan farklı değildi66. 16. yüzyıl boyunca varlığını devam ettiren Kınık kasabası, 1636 yılından önceki bir tarihte harap bir hal alarak tamamen terkedildi. Ancak Kınık ismi bölgedeki kaza adı olarak uzunca bir süre daha yaşamaya devam etti.

Osmanlı Devleti, Celali isyanları ve sair karışıklıklar sonucu uzun süreden beri boş ve harap bölgelerde tekrar eskisi gibi emniyet ve huzurun sağlanarak ziraatın yapılabilmesi, ticaretin geliştirilmesi ve şehir hayatının tekrar canlanması, şen ve abadan olması için671636 yılında Kınık ve civarına Dönük68 Taifesi’ni iskân etme kararı aldı. Kars beylerbeyi ve kadısına gönderilen hükümde Kars civarında bulunan Dönük Taifesine mensup aşiret ve cemaatlerinin tespit edilip bir deftere kaydolunduktan sonra toparlanarak Erzurum’a getirilmesi istenmektedir69. İskân mübaşiri olarak Adana Beylerbeyi Cafer Bey ve Mahmud tayin edilmiştir. Hali ve vakti olmayanlara Kars kadısı tarafından yardım edilecek ve bir kimse kalmayıncaya kadar bütün dönük taifesi Erzurum’a getirilecektir. Kadı, getirdiği aşiret ve cemaatleri defteri ile birlikte Cafer Bey’e teslim edecek, o da Dönük Taifesini Adana Eyaleti’ndeki Kınık bölgesine getirip iskân ettirecektir. Bu iskândan maksat yukarıda da belirtildiği üzere Kınık bölgesinin eskisi gibi şen ve abadan olmasıdır. Bu maksatla getirilen cemaatler harap olan pirinç tarlalarını tekrar ihya etmek için çalışmalara başlayacaklardı. Hükme göre iskân edilen taifeden üç yıl vergi alınmayacak, her türlü yardım yapılacaktır. Ev-bark yapmak için bölgeden gerekli kereste ve taş gibi malzemeler Adana kadısı ve beylerbeyi ve bölge halkının yardımlarıyla karşılanacaktır. Bu hususta hüküm şöyle idi: “… dönük tâyifesi eyâlet-i mezbûreye varup zikrolunan Kınık nâhiyesinde fermân-ı şerîfim üzre yerleşmek içün evlerin ve tamların yapdurmak lâzım geldükde zikrolunan sancaklarda vâkı‘ ahâlî-i vilâyet ve re‘âyâ tâyifesi öküzleri ve sâyir tavarlarıyla mümkin olduğı mertebe imeci tarîkıyla ağaç ve taş ve lâzım gelen kerâstelerin getürmekde imdâd ü mu‘âvenet itdürdüp mezbûrları zikrolunan mahalde iskân itdürüp ve yerleşdüresin. Ammâ; bu bahâne ile re‘âyâ vü berâyâdan akça alınmakdan ve bir ferde emrime muhâlif zulm ü ta‘addî vü tecâvüzden ihtirâz eyleyesin”. Kışlamak üzere Kınık bölgesine gelen Akçakoyunlu ve sair aşiretlerin yeni iskân olunan taifeye bir zarar vermemesi için gerekli tedbirlerin alınması da hüküm içinde yer almaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki Kınık’a yapılacak iskân geçici olmayıp yaz ve kış oturulabilecek mekânlar yapılması istenmektedir70. Ancak 26 Mayıs 1637 tarihli bir mühimme kaydından anlaşıldığına göre iskân üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden Kars’tan binbir güçlüklerle Kınık’a getirilen Dönük taifesinden bir kısmı asli vatanlarına dönmek üzere, bir kısmı da kendilere tahsis edilen yaylaklar yerine başka yaylaklara giderek bölgeyi terketme gayreti içerisine girmişlerdi. Bunun üzerine Adana beylerbeyi, Kayseri ve Maraş kadılarına ve mütesellimlerine gönderilen hükümde taifenin iskân bölgesini terketmemeleri ve başka yaylak ve kışlaklara giderek herhangi bir tecavüzde bulunmamaları, bölgeyi terkedenlerin tekrar yerlerine döndürülmeleri emredilmektedir71. Hükümde: “…ol makûle Dönük tâyifesinden olup mukaddemâ fermânım olan mahallerde yazlamayup ve kışlamayup varup Kayseriye ve Mar‘aş eyâletlerinde olan yaylaklara varup ta‘addî idenleri kaldurup mukaddemâ fermânım olan yaylaklarına gönderüp iskân itdüresiz. İnâd üzre olurlar ise emân ü zamân virmeyüp haklarında ve mâlların mîrî içün ahz ü kabzeyleyüp ve kendülerinün haklarından gelesin…” fermanı üzere yerlerini terkeden taifenin eski yerlerine döndürülmeleri istenmektedir. Dönük taifesinin yerlerini terk ederek başka mahallere kaçma ve bazılarının eski vatanlarına dönme girişimlerini, buraya kışlamak için gelen konar-göçerlerin verdiği huzursuzlukla birlikte bölgenin uzun süreden beri harap ve boş olmasından kaynaklanan zorlukları ve iklim şartlarının uyumsuzluğunda aramak gerekir72. Devletin Çukurova bölgesindeki iskan faaliyetleri sürekli devam etmektedir. İsyanların bastırılması ve devletin aldığı tedbirler sonucunda Çukurova yeniden eski canlılığına kavuşmaya başlıyordu. Ancak Kınık kazası sınırları içerisinde yeni kurulan kasaba eski kasabanın yerinde değil, yakınında bir mahalde idi.

Kaza Bölgesinde Yeni Bir Kasaba: İsneyn Pazarı

1671 yılında buralardan geçen Evliya Çelebi Adana Eyaleti’nde uğradığı kazaları sayarken evvela Adana kazasını ve sonrasında kaza-i Nur, yani Misis kazasını zikretmektedir.

Berendi73 kazası ise Evliya Çelebi’ye göre Misis kazası olarak bilinmektedir. Berendi’nin doğusunda Kurtkulağı kazası, solunda da Kınık kazası vardır.

Seyahatnamenin satır aralarına dikkat ederek Evliya Çelebi’yi takip edecek olursak: Evliya Çelebi Kınık kalesinden bahsederken “yakın zaman önce halkın gördüğü zulüm ve saldırılar sonucunda perişan olarak burayı terk ettiğini, bu yüzden kalenin boş ve atıl kaldığını”kaydetmektedir. Evliya Çelebi’nin bahsettiği yer Kınık Kalesi olup Kınık kasabası değildir. Kasaba bu tarihte tamamen kaybolmuş olmalıdır. Evliya Çelebi Kınık kasabasından bahsetmezken biraz daha ileride olan İsneyn kasabasına vardığında burasını tafsilatıyla anlatır.

Onca senelerdir Devletin yeniden imar ve iskan çalışmaları semeresini vermiş olmalı ki Evliya Çelebi uğradığı İsneyn kasabasının yeni yapılmış –hatta hala yapılmakta olan- bir kasaba olduğundan bahseder. Burası büyük bir ovanın ortasında yeni yapılmış şirin bir kasabadır. Kınıklı kazasının da merkezidir. Burada haftada bir gün büyük bir pazar kurulmakta ve etraftaki Türkmenler pazara gelerek alışveriş yapmaktadırlar. Pazar yerinde dükkânlar, hanlar, bir hamam ve iki minareli cami vardır. Hatta iki hanın daha yeni temeli atılmıştır ki bittiğinde kale misali hanlar olacağa benzemektedir. Evliya Çelebi gördükleri karşısında İsneyn’in –bu gidişle- ileride büyük bir şehir olacağı kanaatindedir. Yoluna devam eden Evliya Çelebi Savranlı Kalesi’nin biraz ilerisinde Adana Eyaleti’nin, dolayısıyla merkezi İsneyn Pazarı olan Kınıklı kazasının sınırlarının sona erdiğini yazar.

Evliya Çelebi’den yirmi yıl sonra Kınık kazası bu defa sınır tespiti sırasında yine gündeme gelmiştir. 11 Ocak 1691 tarihinde alınan bir kararla Demirkapı’dan Misis’e kadar olan bölgenin muhafazası ve yolcuların güvenliğini sağlamak amacıyla İfrâz-ı Zülkadriye Türkmenlerinden76 toplam 56 cemaatin77 Ayas, Berendi ve Kınık’a iskân edilmeleri kararlaştırıldı78. İfraz-ı Zülkadriye Türkmenlerinin Türkmenlikten79 çıkıp Berendi ve Kınık kazalarında sakin olmaları kararlaştırıldığında bu kazaların eskiden beri olagelen sınırlarının tespiti için Dergah-ı Ali kapıcıbaşılarından Yeğen Mehmet Ağa’nın sorumluluğunda bir heyet oluşturulmuştu80. Burada yapılması gereken ilk iş, iskâna açılan bölgede Ayas, Berendi ve Kınık’ın sınırlarının yeniden belirlenmesi idi. Heyetin faaliyeti sonucunda tespit edilen sınırlar kayda geçirildi. Bu sınırnamede bizi aydınlatan çok önemli ipuçları vardır. Sınırnameye göre Ceyhan nehrinin batı tarafı Adana’ya tabi Yüreğir kazası, doğu tarafı da Berendi toprağıdır. Kurtkulağı yakınlarında Demirkapı denilen yer de Adana-Halep sınırının geçtiği bir noktadır ve Demirkapı Halep Eyaleti –dolayısıyla Üzeyr Sancağı– sınırları içerisinde kalmaktadır.

Berendi kazasının sınırları Demirkapı’dan denize kadar uzanmakta, doğu yönünde ise Turunçlu-Gözeneler güzergâhından devam etmektedir. Heyet yoluna doğuya doğru devam ederek Kınık kazası yanındaki İsneyn Pazarı civarında akmakta olan Karaçay yakınlarında konuşlanarak sınır tespit işine devam eder. Buna göre Kınık kazası sınırı Zorkun-Türki makbereliği-Domuzdağı güzergâhını takip ederek Anagöz çayı-Hacıkulu köprüsü-Hamus çayı ve Ceyhan nehrinde sona erer. Kuzey ve batı taraflarından sınır Ceyhan nehri, deniz kıyısına kadar olan yerler ise Berendi (ve Ayas) toprağıdır.

Bu sınırnamede bizim için en önemli cümle “Kınık kazası yanındaki İsneyn Pazarı” ifadesidir. Bu tarihte henüz eski Kınık kasabasının yeri biliniyor olmalıdır ki İsneyn Pazarı kasabası Kınık kasabasıyla eşitlenmemeye dikkat edecek şekilde tarif edilmişti. Yeni kurulan İsneyn Pazarı kasabası bu tarihte Kınık kazasının merkezi olmakla birlikte eski Kınık kasabasının yanında-yakınında bir yerdeydi ve sınır tespit heyeti yer belirleme hususunda bazı alametleri zikrederken oldukça dikkatli davranmaktaydı.

Sınırların tespit edilmesinin üzerinden çok bir zaman geçmeden daha 1693 yılında İsneyn Pazarı’nın taşınması gündeme geldi. Misis ve Ayas ve Berendi Kadısı Hasan, Divan-ı Hümayun’a arzda bulunup; Kınık ve Berendi kazalarında bulunan köylerin ihtiyar ve ahalisinin kendisine müracaat ederek kazanın merkezinin taşınması talebinde bulunduklarını bildirdi. Buna göre İsneyn Pazarı dağlık ve eşkıyanın bol olduğu bir yerdi. Ahalisi ise bozgunculuk yapmaktan geri durmuyorlardı.

Dolayısıyla güvenliğin olmadığı İsneyn Pazarı bölgenin orta yerinde bulunan Berendi kazasında vaki (Mercin ırmağı üzerindeki) Karhane Köprüsü82 denilen yere nakledilmeli ve burada Cuma namazı kılınacak bir cami ve han ve çarşı yapılmalıydı. Pazar da daha güvenli olan burada kurulmalıydı. Divan-ı Hümayun’da Kadının isteği kabul edilerek emr-i şerif yazılmak üzere tezkire verildi.

Bu ise, Kınık kazasının ve dolayısıyla İsneyn Pazarı kasabasının tam canlanmak üzereyken bir daha ortaya çıkmamak üzere yeniden tarihin sisli sayfaları arasında kaybolması anlamına gelmektedir. Evliya Çelebi’nin öngörüsü ve belki de temennisi, eşkıyalık hareketleri nedeniyle tıpkı 16. yüzyılın sonlarında olduğu gibi güvenliğin ortadan kalkması sonucu gerçekleşememiştir. Yine aynı sebeplerden dolayı kasabanın Karhane Köprüsü’ne taşınma işinin de gerçekleşemediğini ileriki tarihli belgelerden takip edebiliyoruz.

1706 tarihli bir hükümde; İfraz-ı Zülkadriye Türkmenlerinin Kınık maa Berendi kazalarında ikamet ve ziraat yaparak vergilerini de vermek hatta o havaliyi yol kesen eşkıyadan korumak üzere iskan edildikleri halde on seneden beri tekrar eşkıyalığa başladıklarını ve ödemeleri lazım gelen vergilerini vermedikleri öğreniyoruz83. Bu hükümde dikkat edilirse Kınık maa Berendi kazası olarak tek bir kazadan söz edilmektedir. Her ne kadar bu tarihten sonra bir müddet daha Kınık kazası ismine belgelerde rastlanmaktaysa da İsneyn Pazarı’nın taşınma olayının Kınık kazasının sonunu getirdiğini kabul etmek gerekir. Nitekim 1707 tarihli başka bir hükümde artık Kınık kazasından ya da İsneyn Pazarı’ndan değil İsneyn Ovası’ndan bahsedilmektedir84. Bu durumda Pazar taşınamasa bile kazanın Berendi kazasıyla birleşmesi söz konusudur.

Devletin sıkı takibi sonucu 1708 yılında Zülkadriye cemaatleri tekrar iskan edilmeye ikna edildiler ve İstanbul’da Mahmutpaşa Mahkemesinde Başdefterdar Mehmet huzurunda cemaat beyleri ve ahalisi vekilleri tarafından bir ahidnameye imza attılar. Buna göre hepsi Ayas maa Berendi ve Kınık kazalarında iskan olunmayı kabul edip silahlarını bırakarak ziraate başlayacaklarına dair ahidde bulundular. Şart olarak da “sinîn-i sâbıkada pazar duran İsneyn Pazarı nâm mahâll mevzi-i fesad ve eşkıya olmakla mahâll-i mezbûrdan pazar-ı mezkûr ref‘‘ olunup ve fîmâ-ba‘d pazar-ı mezkûr dahi sâlifü’z-zikr Kurtkulağı’nda durmasını” istediler85. Yani eskiden Pazar kurulan İsneyn Pazarı adlı mahal eşkıya yatağı olduğu için pazarın oradan kaldırılıp Kurtkulağı’na taşınmasını istediler. Demek ki Karhane Köprüsü denilen yere Pazarın nakledilme işi gerçekleşememişti. Eskiden var olan İsneyn Pazarı’ndaki pazarın bu defa Kurtkulağı’na taşınması isteniyordu.

Ahidnamenin de işe yaramadığını ileriki tarihlerde Devletin aynı nedenlerle iskan çalışmalarına devam etmesinden takip edebiliyoruz. 1735 yılına gelindiğinde Rakka valisi Ahmet Paşa’ya gönderilen bir hükümde yine aynı şeylerden bahsedilmektedir: İfraz-ı Zülkadriye cemaatleri bir kaç seneden beri yurtlarını terk ederek Kafirdağı dağı denilen taşlık mahalde saklanıp Kürt eşkıyasıyla karışarak konup göçmeye başladıklarından ve etrafa saldırarak yol kestiklerinden ve adam öldürdüklerinden tekrar eski yurtları olan Kurtkulağı ile Burnaz köprüsü arasında iskan edilmeleri isteniyordu.

Devlet ile cemaatler arasındaki bu amansız mücadele Fırka-i Islahiye zamanına kadar bir sonuç alınamadan devam edip gidecektir. Fakat olan Kınık ve Berendi kazalarına olmuş, buralar güvenliğin ortadan kalkmasına bağlı olarak bomboş araziler haline gelmiştir. Nüfusun bu kazalardan kaçarak daha güvenli yerlere taşınması sonucu önce Kınık kazası Berendi kazasına katılmış, daha sonra Kınık kazası Üzeyr kazasıyla birlikte anılır olmuştu87. Tahminimize göre 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra bu coğrafyada artık ne Kınık ne de Berendi adı zikredilmemektedir. Bu kadim kazalar artık Üzeyr Sancağı’na bağlı olarak idare edilmeye başlanmıştır.

19. yüzyılın başlarında yapılan nüfus sayımlarında Kınık ve Berendi kazalarının bulunduğu coğrafya Üzeyr Sancağı dahilinde yer almaktadır. 1831 sayımında Misis ayrı bir kaza olarak görülürken 1848-49 sayımında Misis’e bağlı köyler bu sefer doğrudan Üzeyr Sancağı’na bağlıdırlar. Kınık coğrafyasına denk gelen yerler bu sayımda Kıyı nahiyesi sınırları içerisindedir. 1867 sayımında ise Misis kazası köyleri Döşek nahiyesi adı altında Payas kazasına bağlıdır. Kıyı nahiyesi merkezi olan Hacı Osmanlı köyü merkez alınarak Osmaniye kazası oluşturulmuştur.

Ahmet Cevdet Paşa Fırka-i Islahiye ile buralara geldiğinde Osmaniye kazasına merkez olarak kabul edilen Hacı Osmanlı köyünün yakınlarında Pazaryeri denilen yerde bulunan eski bir şehrin kalıntılarına bakarak burada eskiden büyük bir şehrin bulunduğuna işaret eder. Burası İsneyn Pazarı olarak bilinen kasabanın yeri olmalıdır. Pazaryeri mahalli ahali arasında unutulmamış, 1860’lı yıllara kadar belki de türlü türlü hikayelerle yad edilmiş olmalıdır. Nitekim akan su yatağını bulacak, Hacı Osmanlı merkezli Osmaniye kazası daha sonra bu Pazaryeri denilen mahalle Taşınacaktır.

Kınık ve Civarında Tarım ve Hayvancılık

Bölgenin fethinin ardından tutulan tahrir defter kayıtlarında Üç-Oklar’ın bu bölgedeki şehir ve kasabalarda yerleştikleri gibi, köyler kurarak ekinliklerde çiftçilik yaptıkları görülmektedir. Bölge halkının dışında, boş olan yerlere özellikle Zülkadriye Türkmenleri kışlamak amacıyla gelmekteydiler90. Adana Sancağı bu gün olduğu gibi 1525 yılında da bir tarım kenti niteliğinde idi. Çukurova’da başta buğday olmak üzere arpa, pamuk, çeltik, susam gibi hemen her ürünün ekimi yapılmaktaydı. Kınık Kasabasında buğday üretiminden 13.940, arpa üretiminden 12.140, pamuk üretiminden 6870, çeltik üretiminden 7.260 ve darı üretiminden 2.150 Halebi akçe öşür bedeli alınıyordu. Defter kayıtlarındaki öşür gelirlerine bakıldığında Kınık’ta alef ve susam ekiminin yapılmadığı gözlenmektedir93. Sancakta çeltik ekiminin en yaygın olduğu bölge Kınık kasabası ve civarı idi. Kasabada kavun, karpuz, bostan ve sair sebze ekimi de yapılıyordu. Halkın kendi ihtiyacı için yetiştirdiği sebzeden vergi alınmıyordu. Kınık’ta yapılan soğan ziraati de dikkat çekmektedir. Defterde piyaz olarak geçen soğan için Kınık kasabasından 305 Halebi akçe öşür alınıyordu.

Sancak genelinde koyun, keçi ve camus yetiştirilmekteydi. 1525 yılına ait defter kayıtlarında sadece Kınık’a ait 3.015 akçelik adet-i ağnam (koyun-keçi) vergisi görülmektedir. 1572 yılı kayıtlarına göre sancakta bulunan toplam koyun sayısı 133 bin, keçi sayısı ise 151 binden fazlaydı. Camus yetiştiriciliği en çok Seyhan ve Ceyhan nehirleri arasında bulunan Yüreğir nahiyesinde yapılıyordu94. Kışı ovada geçiren hayvan sürüleri sıcaklar başladığında yaylaya çıkarılıyordu. Yaylaklarda otlayan hayvan sürülerinden resm-i yaylak (yaylak vergisi) olarak her sürü için 50’şer akçe alınmakta idi. Kınık kasabasında da resm-i yaylak, otlak, kışlak, yatak ve resm-i duhan-ı kışlakçıyan adı altında yılda 7.500 akçe gelir elde edilmekteydi.

Bölgedeki Başlıca Aşiretler

Konar-göçer tabiri Osmanlı arşiv belgelerinde oldukça sık rastlanan bir deyimdir. Türkmen aşiretlerine konar-göçer denmesinin sebebi, bu aşiretlerin göçebeler gibi sürekli farklı bölgelere gelişigüzel bir şekilde göç etmedikleri içindir. Konar-göçer toplulukların belirli yaylak ve kışlak alanları mevcuttur. Bahar mevsimi gelince yaylaklarına, güz mevsiminde de kışlaklarına giderler. Bu hareketliliğin en büyük sebebi temel geçim kaynakları olan hayvanlarını yaylak alanlarında kolay bir şekilde besleme kaygısıdır. Konar-göçerler, sürülerini otlatmak üzere mevsimlere uyarak dolaşırlar. Bulundukları sahalara göre kışı ovalarda ve sahile yakın kesimlerde geçirirler; çünkü bu mevsimde sürülerine ve hayvanlarına müsait ot bulabilecekleri ve kış mevsiminin soğuğundan korunabilecekleri alanlar ancak buralardır. Güney Anadolu’da yörüklerin kışlak mevkileri Adana, Karataş, Yumurtalık, Ceyhan, Kozan, Mersin ve Tarsus bölgesidir96. Osmanlı Devleti’nde konar-göçer halk genellikle Türkmân ve Yörük şeklinde isimlendirilmiştir. Arşiv belgelerinde geçen Türkmen kelimesi, yörük kelimesi gibi konar-göçer Türk boylarının hayat tarzlarını ifade eden bir isimdir.

 

Çukurova ve çevresinin Türkler tarafından fethinden sonra bölgeye yerleşen konar-göçer halk 19. yüzyıla kadar bu özelliklerini devam ettirmişler, ancak zamanla ilk yıllardaki isimlerini ve yerlerini kaybetmişlerdir. Bazı önemli aşiretler kaybolurken bunların yerini başka aşiretler almış olsa da köken itibariyle Üç-Ok ve Boz-Ok Türkmenlerinin bakiyesi olan aşiretler hala Çukurova ve çevresinde önemli bir nüfusa sahiptirler99. Bahsedilen dönemde Çukurova bölgesinde ve Gâvurdağı civarında; Afşar, Bozdoğan, Cerid, Tecirli, Sırkıntılı, Yağbasan, Varsak, Kırıntılı, Oruçlu, Karacalar, Lek, Hacılar, Karafakılı, Ulaşlı, Kapulu, aşiretleri bulunuyordu. Bunlardan bazılarından çok kısa bahsedecek olursak:

Afşarlar: Anadolu’da bulunan en büyük Türkmen aşiretlerinden biridir. Eskiden beri kışlakları Halep tarafları, yaylakları ise Uzunyayla idi. Celali isyanları sonucunda Çukurova’nın terk edilmesinden sonra Halep’te kışlayan Afşarlar da sonraki tarihlerde Adana ile Kozan arasında kışlamaya başlamışlardı100. 1853–1856 yılları arasında Ankara Valisi Vecihi Paşa’nın icraatları neticesinde Afşarların büyük bir kısmı yaylakları olan Sivas, Kayseri dolaylarına, özellikle Pınarbaşı, Sarız ve Tomarza kazalarına iskân edilmişlerdir. Buna rağmen iskân edilmeyen veya sonradan iskân bölgesinden kaçan Afşarlar hala Çukurova’da bulunuyorlardı. 19. Yüzyılın sonlarına doğru, Zamantı Suyu ve Binboğa’yı yaylak, Sunbas Suyu ve Anavarza Kalesi civarını da kışlak olarak kullanıyorlardı.

Varsaklar: Varsak, Farsah ya da Farsak, Çukurova’nın fethinden sonra Tarsus taraflarına yerleşmiş olan Kuştimur, Esenli, Elvanlı, Kusun, Ulaş gibi Türkmen teşekküllerine genel olarak verilen isimdir. Bu bölgeden dağılan Varsaklardan bir kısmı Kozan dağlarına bir kısmı ise Kadirli-Maraş arasına yerleştiler. Bu ikinci Varsak cemaati Düldül Dağı’nda yaylamakta ve Haruniye ovasında ziraat etmekteydi.

Tecirliler: Dulkadir ulusu içindeki Akçakoyunlu boyuna bağlı bir oymaktır. Bir kısım tarihçiler Tecirli aşiretini Maraş Varsakları olarak adlandırmaktadırlarCelali isyanları sonucu Çukurova’nın boşalmasıyla Gâvurdağı’nı aşıp ovaya gelen aşiretler arasındadır. 18. yüzyılda Ceyhan nehri kıyısı ve özellikle Haruniye ovasında kışlamaya başlamışlardır104. Yine bu dönemde Ayas, Berendi ve Kınık kazalarını şenlendirmek amacıyla iskân edilmişler, fakat konar-göçerliğe devam ettikleri için Rakka’ya sürülmüşler, ancak Sürgün yerlerinden daha sonra tekrar Çukurova’ya dönmüşlerdir105. Osmanlı Arşivlerindeki bir belgeye göre, Tecirliler Payas Sancağı dâhilindeki Burnaz köprüsü civarında kışlıyorlar106, yaylak olarak da Maraş’ı kullanıyorlardı.

Aşiret mensupları 1860 yılında 1200 çadır nüfusuna sahipti108. Osmaniye ve Ceyhan’da 24 oba olarak bulunuyorlardı. Bu obalar; Palalı, Yazmalı, Şekerli, Hiboğlu, Gününoğlu, Budaklı, Gürer, Böcüklü, Domballı, Eloğlu, Çerçioğlu, Alcı, Gücüklü, Kokulu, Çırnazlı, Karabibili, Araplı, Kırmıtlı, Kabuklu, Alhanlı, Sarıhasanlı, Kalalı, Karaobalı, Devrişeli obalarıdır109. Tecirli aşireti kendi içerisinde üç kısma ayrılmıştı. Tüccar Tecirliler alışveriş, tüccarlık yapanlardır. Boz Tecirliler orta halli olup çiftçilik veya hayvancılık yapanlardır. Yoz (düz) Tecirli ise fakir, malı mülkü pek olmayan kimselerdir110. Bu aşiretin mensupları Üzeyr (Payas) Sancağı, Boz-Ok, Diyarbakır, Maraş, Adana, Çukurova, Kilis, Sivas, Rakka, Andırın, Erzurum, Çıldır, Kars, Antep, Elbistan, Haruniye, Kıbrıs ceziresinde yaşamaktadırlar111.1866 yılındaki bir belge kaydına göre ise Payas Sancağı hududundaki Bacburnu ve Pazaryeri adlı yerlere köyler kurularak iskân edilmişlerdir112. İskân olan Tecirli aşireti toprağa bağlanmış ve ziraat yapmaya başlamıştır.

Ceridler: Bunlar da Tecirliler gibi Akçakoyunlu boyuna bağlı bir aşirettir. Anadolu’nun birçok yerine dağılmış olan Ceridlerin büyük çoğunluğu Ceyhan Nehri kıyısında Tecirli aşireti ile aynı yerde kışlayıp yazın Elbistan, Zamantı ve Uzunyayla taraflarına çıkarlardı113. Nehrin doğu tarafı Cerid ve Tecirli aşiretlerinin hâkimiyetinde idi. 19. yüzyılda 1200 çadır civarında olan Ceridler bir nahiye olarak idare ediliyorlardı. Çukurova Ceridleri 14 obadan meydana geliyordu. Bu obaları sayacak olursak: Tatarlı, Altıgöz, Bekirli, Azizli, Veysiye, İmran, Hamdilli, Değirmendere, İseli, Hürüuşağı, Ceyhan Bekirlisi, Almagöllü, Yalak, Mustafabeyli. Bu ceridlerden başka Keskin kazasında ve Kırşehir’de Silsüpür Ceridi, Maraş’ta ise Kuşçu Ceridi ve Çağlayan Ceridi bulunuyordu114. Gâvurdağı civarındaki Ceridler de Tecirli aşireti gibi Bacburnu civarında köyler ve haneler oluşturularak iskân edilmişler ve zirai üretime başlamışlardı.

Bozdoğanlar: Türkler tarafından şahıs adı olarak da kullanılan Bozdoğan kelimesi, gürz anlamında olup yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Araştırmamıza konu olan Bozdoğan cemaatinin bu ismi alması muhtemelen cemaatin başında Bozdoğan isimli bir aile ya da boy beyinin bulunmasından kaynaklanmıştır116. Önceleri Silifke taraflarında iken 17. yüzyıl sonlarında Adana ve Tarsus civarına göç etmişlerdir. Daha sonra Bozdoğanlardan kalabalık bir grup Kadirli’nin güneyine Ceyhan Nehri’nin sağ tarafına yerleşmişlerdir. Kerimoğulları117 tarafından idare edilen Bozdoğan cemaati 19. yüzyıl ortalarında 2500 çadır olarak gösterilmiştir.

Sırkıntılılar: Bu aşiret önceki dönemlerde İç-il Sancağı’nda Ovacık adlı yerde kışlayıp, yine İç-il’de Balkusan adlı yerde yaylamaktaydılar. Sırkıntılı aşiretinin mensupları daha sonra bu bölgeyi terk ederek Çukurova bölgesine gelip yarı yerleşik bir durumda konar-göçer yaşamlarını devam ettirmeye başlamışlardır. Daha çok Adana- Kozan arasında kışlayıp yazın İnderesi’ni yaylak olarak kullanan Sırkıntılı aşireti devletle arası iyi olan ender aşiretlerdendir. Çukurova ve çevresinde meydana gelen huzursuzluk olaylarının tenkilinde sık sık gücüne başvurulan bir cemaat olarak varlığını devam ettirmiştir.

Yağbasanlar: 17. yüzyılda Çukurova’ya göç eden İç-il yörüklerinin başında olarak Kozan ile Kadirli arasına yerleşmişlerdi. Bir kısmı ise Saimbeyli taraflarında bulunmaktaydı.

Ulaşlılar: Beğdili Türkmen Aşireti’nden olan Ulaşlı (Ulaş) Cemaati, Gâvurdağları’nın zirvelerinde ve gayet sarp yerlerde yaşamaktaydılar121. Ulaşlılar; Alibekiroğlu, Kelmenoğlu, Karayiğitoğlu, Kaypakoğlu, Çendoğlu olmak üzere beş nahiyeye ayrılmışlardıBunlardan Karayiğitoğulları Yarpuz ile Bulanık (Bahçe) kazaları arasında, Kaypakoğulları Kaypak nahiyesi’nde, Çendoğulları Gâvurdağı’nın Çukurova’ya bakan kısmındaki Çend nahiyesi’nde, Alibekiroğulları ise Çendoğullarının güney taraflarını yurt tutmuşlardı.

Fettahoğulları: Gâvurdağı dendiği zaman akla ilk gelen cemaatlerin başında bölgenin ayan ailesi olmalarından dolayı Fettahoğulları gelmektedir. Zülkadriye cemaatleri arasında bulunan Fettahoğulları, Osmanlı Devleti’nin iskân siyaseti doğrultusunda Maraş tarafından ülkenin çeşitli yörelerine iskân edilmek üzere sürülen cemaatler arasındadır. Bu esnada Bulanık, (Bahçe) civarını yurt tuttukları gibi bir kısmı Trabzon civarına123, bir kısmı Ulukışla taraflarına bir kısmı Siverek124 tarafına gönderilmiş, bir kısmı da Maraş bölgesinde kalmışlardırOsmanlı Devleti’nin 1691 yılında aldığı bir kararla, ifrâz-ı zülkadriye cemaatlerinin Ayas, Berendi, Kınık ve civarında kalıcı olarak iskâna zorlandıkları tutulan defter kayıtlarında mevcuttur. Cemaatlerden bir kısmı iskân oldukları yerleri beğenmeyerek tekrar eski yerlerine gittikleri gibi Bulanıklu cemaatinden bir grup da Aslanlıbel civarına giderek orayı yurt tuttular ve cemaatlerinin ismine izafeten yurt tuttukları mevkiye Bulanık adı verildi126. 1707 yılına ait defter kaydına göre adı geçen bölgede yerleşik olan topluluk, Bulanıklu Cemaati içerisinde Abdulfettahoğlu olarak meşhur idiKayıtlara göre cemaatin bir kısmı Bulanık kazasında ve bir kısmı da Şekerobası’nda ikamet etmektedir. Bulanık kazasında yerleşik olarak yaşayan Fettahoğulları diğer Türkmen aşiretlerinden farklı olarak bu bölgede bir sorumluluk üstlenerek Bulanık ayanı olarak görev yapıyorlardı. Bölgeye ve cemaate damgasını vuran isim ise Ağca Bey’dir. Ağca Bey 18. yüzyılda Bulanık ayanı olarak görev yapmaktadır. Bölgenin güvenliğinden ayan olmasından dolayı Ağca Bey sorumludur. Bölge aşiretleri arasında oldukça saygın bir yeri olan Ağca Bey, başı sıkışanın ve yardıma muhtaç olanların uğrak yeri olmuştur. Bu tavrından dolayı Bâbıâli ile zaman zaman ters düşmüş, Payas ayanı Küçükalioğlu Dede Bey’i koruduğu gerekçesiyle hakkında ferman çıkmış, 1817 yılında Adana Valisi Mustafa Paşa’nın kardeşi İsmail Bey tarafından Savranlı Kalesi’ne yapılan bask